top of page

Moleküler Gastronomi

Moleküler Gastronomi ile Çağdaş Sanat birbirine ne kadar da benziyor…

Müzelerde devasa bir tablo. Dev bir beyaz fonda kırmızı bir nokta. Yaklaşıyorsunuz ‘Bu da ne?’ gibisinden bakışlarla. Koca bir metin asılı tablonun yanında, “Nesnenin yitik içkinliğini çaresizce aradığı varoluşsal uzamların bozunuma uğramışlığı bir süreksizlik içinde varlığın içinde eridikçe ötekileşiyor ….” gibisinden bir dille paragraflar dolusu açıklama. Tabloya on saniye bakıyorsunuz. Yazıyı on dakika okuyorsunuz.

Michelin benzeri bir lokantada da aynısı… Önünüze yemek diye konulan bir köpük. Tabağınızda taş çatlasın bir santimetreye üç santimetre ebadında bir beyaz ya da yeşil dikdörtgen. ‘Bu da ne? Yiyecek miyiz? Pipetle içimize mi çekeceğiz’ diye bakarak nesnenin yitik içkinliğini nasıl sağlayacağınızı düşünüyorsunuz! Ne olduğu açıklanıyor. ‘Bal kabağı jölesinde trüfle dinlendirilmiş tereyağlı siyah patates üzerinde bir süre dolaştırılarak yorulmasının akabinde üç yüz derecedeki artık melankolik fırınlarda tütsülenmiş lavantalı porçini yatağında kruvaze cacık…”

30 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page